30 5 / 2012

brettisagirl:

Today Bob received a medal!

brettisagirl:

Today Bob received a medal!

Permalink 7 notes

21 5 / 2012

son zamanlarda açıp dinlediğim 5 şarkı

5. Grace Jones - Corporate Cannibal

http://www.youtube.com/watch?v=FgMn2OJmx3w

4. Seni Görmem İmkansız - En Gizli

http://www.youtube.com/watch?v=Gn7x6LhRKvw

3. Gevende - Nem

http://www.youtube.com/watch?v=quZwwts2lcc

2. Lynyrd Skynyrd - Free Bird

http://www.youtube.com/watch?v=qr3dWscslo8

1. CocoRosie - Turn Me On

http://www.youtube.com/watch?v=CuaacrVXQgs

21 5 / 2012

son zamanlarda açıp izlediğim 5 film sekansı

5 numara: Steve McQueen’in Shame’inden Carey Mulligan’ın New York New York performansı:

http://t.co/nt7f5XdL

4 numara: Wes Anderson’ın The Royal Tenenbaums’ının açılış sekansı Hey Jude ve Go Mordecai!

http://t.co/UEeLExtX

3 numara: Woody Allen’ın Everything You Always Wanted To Know About Sex * But Were Afraid To Ask sevişme sekansı:

http://t.co/WKxEiFOz

2 numara: Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’inde Haluk Bilginer monoloğu:

http://t.co/JAVUc6Dg

1 numara: Kim Ki-Duk’un Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring filmindeki Arirang sekansı:

http://t.co/0wiv6wva

10 5 / 2012

bu da ben.

kendimi hala ne olarak gördüğümü sorgulamaktan vazgeçip, ne olarak görmek istemediğimi araştırmaya başladım sanırım.

10 5 / 2012

must. read. this.

ingilizce başladım ingilizce devam edeyim. now, look at that situation we’ve been trying to handle. abi ne dedin sen? ingilizce konuştun? did i? didaydidayday-day-didaydidayday. neyse kaç yaşına geldim hala böyle şeyler yazabiliyorum. yok efendim carol reed’in odd man out’u beni kendime getirmişmiş de van dyke’ın the thin man’i hayatımı kurtarmışmış da neler saçmalayabilirsin daha diye sorabilirim kendime. neyse daha fazla saçmalamadan konuya gireyim.

efendim ben deniz (harbiden adım deniz lan), doğdum, büyüdüm, yaşıyorum ama kendimi farketmem biraz geç oldu. hayattan ne beklentim olduğunu hala kestiremesem de ,zira bunun için birçok sebep var ve bu sebeplerin hiçbiri benimle direkt olarak alakalı değil. bunlar hep bağımlı veya bağımsız değişkenler sebebiyle ortaya çıkan durumlar. elimizden hiçbir şey gelmez. hatta farkına bile varmayız bunların. yani hangi birimiz bir günde tükettiğimiz su miktarının ilerideki bir zamanda bize işemeye bağlı oluşan bir sorun getirmeyeceğinin garantisini verebilir ki? olaya bu yönünden bakıldığında her zaman ileriyi analiz etmenin (gerçekleşmeyen bir şeyin analizinin olmasının mümkün olup olmadığını da apayrı bir şekilde tartışmak lazım, çünkü gerçekleşmemiş bir şey bile olsa onu bir insan kafasında gerçekleştirebilir ve sonuçları tartmaya çalışabilir. en basiti empatidir belki de.) her zaman kötü sonuçlara ulaşılacağı garantisini getirdiği de aşikar. bunun nedeni de çok basit. yaşarsın (iyi) ve ölürsün (kötü). peki gerçekte ölmenin neresi kötü bunu düşündük mü? şey en azından yaptığımız her şeyin bir sonu olması gerektiğini düşünmemizin birinci sebebi zaten kendimizin de bir sonunun olduğunu bilmemiz. bir işi tamamlamak için sarfettiğimiz onca enerji, bize sadece ölüme giden yolumuzda hafif rahatlatma egzersizleri olarak görünecektir. zira bu dünyaya kalıcı bir şey bırakmak isteriz ki bizden sonrakiler bizim izimizde ilerlesinler ve dünyayı en azından bir anlığına bile olsa bizim gibi görebilsinler: empati. ama işler hep böyle gitmiyor. zira şu anda iz bırakmaya çalışanların bırakmaya çalıştıkları tek iz para. bunun etrafında dönen ve hatta sönen hayatlar bir yerden sonra o kadar çok yolumuza çıkıyorlar ki (bağımsız değişkenler) yolumuzdan sapabiliyoruz. elbette her insan için farklı algı seviyelerine dokunuyor bu dönen ve sönen hayatlar. kimisi helal olsun deyip ben de yapmalıyım gazına sahip olur, kimisi kesin kısayol bulmuştur deyip işin çakallığına inmeye çalışır, kimisi kıskançlığından çatlar ve hiçbir şey yapamaz, kimisi de ne önemi var ki deyip sahip oldukları ile yetinmeye çalışır. peki ama tek bir doğru var mıdır iz bırakmak için? tabii ki hayır. hiçbir şey ne siyahtır veya onun zıttı ne de beyazdır. bu bizim algımıza göre zıttır ancak algımızı en nihayetinde önce 2 boyutlu bir düzlemde görüyorduk ve kafamızı yukarı kaldırmaya, ayakta durmaya başladığımız anda üçüncü boyuta geçebildik. zira pek bilgim yok ama kafamızı yukarı kaldırmamız ile kafamızı kullanmaya başlamamız aynı zamanlarda olmuştur. elbette ilk ateş vs.’den bahsetmiyorum ilk anda ama sanırım ben buna inanmak istiyorum şu anda. belki ileride bu fikrim değişebilir, bilemem. dolayısıyla hiçbir şey göründüğü gibi olmadığı gibi aynı zamanda her şey de görüldüğü gibi değildir. zira hiçbir şey ile her şeyin arasında pek de bir anlam farkı yoktur işi iyice genele yayarsak. doğada iyi ve kötünün sadece bize özel bir şey olduğunun farkına varmamız gerekiyor. zira doğada yeni doğmuş bir panda yavrusunun güzelliği de dünyayı parçalamaya gelebilecek bir meteorun güzelliği de aynı şeydir. birisi hayat başlangıcı iken birisinin de hayatın sonu anlamına gelmesi sadece bizim özelimizde ve bilincimizde gelişen bir şeydir. hayvanların bunları hissedebilecek içgüdüleri vardır ama bizim içgüdülerimiz yerine güdülerimiz vardır mesela. biz hareket ettiğimizde onlara göre hareket ederiz çünkü bizim annemiz bizi ağacın tepesinden aşağıya uçmamız için atmaz. bizim için hayat daha değerlidir çünkü biz kendimizi üstün görmüşüzdür. bizim için yaşamak güzeldir ölmek kötüdür çünkü biz kendi yaşantılarımızda güdüsel bencilliğimize o kadar alışmışızdır ki doğanın ne istediği umrumuzda olmamıştır hiçbir zaman. kendi çıkarlarımıza göre siyahı kötü, beyazı iyi göstermişizdir. griyi ise hep dışlamışızdır çünkü kafamızın içinde geçtiğimiz üç boyutlu evrenimiz henüz güdülerimizde üçüncü boyuta geçememiştir. sonuç olarak da bizler, doğumu kutsar(beyaz), ölümü lanetlerken(siyah) arada geçirdiğimiz süre içerisindeki davranışlarımızı sadece bu iki renge göre ayarlamış, doğanın diğer renklerini aklımızdan çıkartmışızdır. insanlar empati kurmayı başarabiliyoruz belki ama doğayla empati kuramıyoruz çünkü henüz o kafaya erişemedik. hoş insanla da ne kadar empati kurduğumuz muamma zira kendi içimizde de empati kurmaya çalışırken yaşadığımız bencilliklerle dolu çelişkilerimiz, bizi karşımızdakileri de tek renge indirgememize sebep olmuştur. eh zaten karşımızdakinin yaşantısını sadece simule edebiliriz. ama onu simule edebilmemiz için önce onun bozuk olduğunu görmemiz veya onu bozmamız gerekir. başka türlü çalışmaz bu. doğanın ise hiçbir şekilde umrunda olmaz. sen yaşamışsın, ben ölmüşüm. bizler sadece birer renkten ibaretiz ama kendi renklerimizi dahi ayırt edemeyecek kadar körüz de aynı zamanda. 

ÇENGEL! ÇAY KOY, SAATİ GELDİ.

(oha)

sevgiler.

07 4 / 2012

31. festivalde ilk hafta

festivale geldik, gördük, geçen seneden daha da azimliyiz kararlıyız. ilk haftayı 8 film ve 2 söyleşi ile geçirdik. az bir sayı aslında ama daha bunun 32.’si 33.’sü var. yavaş yavaş artar sayılar hele bi istanbul’a taşınılsın da festivalin 36.’sında yada 37.’sinde falan da bi uzun metraj adaylığım olsun tamam işte. o zamana kadar 15’er gün istanbulda kalır, gideriz filmlere. hep biz diyorum da ben genelde. geçen yıl 2 arkadaşımlaydım şimdi de kız arkadaşımla gidiyoruz filmlere o yüzden birinci çoğuluz. neyse ilk haftayı atlattık 1 gün ara verip pazar günü kaldığımız yerden devam edip 8 film 2 de söyleşiye girerek festivali kapatıcaz gibi duruyor bir aksilik olmazsa. pazartesi de ayrıyeten 2 basın gösterimi var sayıyı 10 yapmış olurum böylelikle. ilk haftadan aklımda kalanlarsa şöyle şeylerdi genelde:

terence davies sinema dersi: naif öykülerin, aşırı duyguların adamı terence davies karakterini filmlerine yansıtıyormuş meğer. çok coşkulu, çok aşık, çok duygusal, çok özgün, çok sevecen. yılmamak, denemek, ana akımdan ayrı durmak üzerine çok güzel şeyler söyledi. bir ingiliz olarak ingiliz sinemasının, roman geleneğinin üzerine inşa edilemediğini, romanda yakalanan yazılı başarıyı görsel olarak yakalayamadıklarını söyledi. bunu da tiyatro kültüründen gelen oyunculara ve yönetmenlere bağladı. haksız da sayılmaz zira tiyatroda rol yapmak ile filmde oynamak arasındaki fark çok bariz.

karanlıkta kalanlar: bir başka yahudi kurtuluşu filmi daha. çok çekildi bu filmlerden ama hala içe işleyen öyküler çıkıyor bu soykırım olayından. karanlıkta kalanlar da gerçek bir hayatta kalma mücadelesini izliyor. sinematografik başarıyı yakalayamasa da ,ki bu kadar düşük bütçeyle bu kadar oluyordur, anlatı olarak bir yerlere gelmeyi başarıyor film.

hudutların kanunu: yılmaz güney ve lütfi akad. bu adamlara ne söylenir ki? cannes’da renove edilmiş haliyle gösterileceğini duyduğum andan beri merak ediyordum. altın portakal’a gidemediğim için izleyememiştim. istanbul’a kısmetmiş. toplumsal gerçekçi sinemaya adım atmış akad ile bu konuda aşmış insanlardan yılmaz güney’in biraraya gelmesinden kötü ne çıkabilir ki zaten? ilginç olan da filmin kaçakçılıktan başka çareleri olmayan köylüleri konu alması, 1966 yılında çekilmesi ve 2011’de renove edilerek cannes’da gösterilmesinin ardından 2011 aralık ayında ordunun uludere’de kaçakçılık yapan insanları bombalamasıydı. neredeyse 50 oluyor ancak hala bu toplumun gerçekleri kabul edilmiyor, değiştirilemiyor, aşılamıyor.

marjane satrapi sinema dersi: biraz geç girdim ancak yine de istediğimi aldığım bir ders daha. iran kültürü ile batı tarzını birleştiren anlatıların kadını satrapi, persepolis’ten bahsetti bol bol. film yapmadan önce denediği şeylerden bahsetti. önce çizmiş sonra yazmış en sonunda da film çekmiş biri olarak deneyimlerini anlattı. avrupa sineması ile amerikan sineması arasındaki farktan bahsetti ve en sonunda da bol shit’li konuşmasını “artık yeter benim de bir sigara içmem gerekiyor” diyerek bitirdi.

kardeşler: paralel kurgunun kötüye kullanımı, çizgiroman tadındaki sahne geçişleri gibi vasat öğelerle bezenmiş bir amerikan filmi. tek güzel bulduğum yanı her ne kadar vasat olsa da bölümlerin konularını senaryosuz ve doğaçlama bir şekilde oyuncuları da sürece dahil ederek filmi çekmeyi başarmalarıydı.

kopma: festivalin en beğenilen filmlerinden, en hit filmlerinden birisiydi. ek seansta yer bulup izledik. konusu, bakış açısı, sinematografisi başarılı ancak kurgusal olarak bazı gereksiz yerleri mevcut. yine de başarılı bir film.

cinnet: rainer werner fassbinder’in 78 yılında çektiği despair de festivalde gösterildi. merak ediyordum önceden beri ve festivalde olduğunu görünce hemen aldık biletimizi. plan sekanslar, dans eder gibi gerçekleştirilen diyaloglar, karakterlerin derinlikleri ve sığlıkları, prodüksiyonun aşırılığı ile çok başarılı bir film. bunuel’in 70’lerde çektiği filmlerin atmosferine benzeyen bir atmosfer yakalamış fassbinder. özellikle burjuvazinin gizli çekiciliği filmine benziyor. ancak filmin son 20 dakikasını anlamsız bir şekilde uzatarak adeta filmi bitirmek istememiş. konu dahilinde hiçbir şey katmayan uzun sekansların çaresiz izleyiciye verdiği ızdırabı sıkışık bağımsız sinema salonlarından birinde yaşamış biri olarak fassbinder’in ölümünün 30. yılında ona şu soruyu sormak istiyorum: bu kadar güzel bitirebilecekken neden olabilecek en kötü şekilde bitirdin?

arirang: 2008’den beri ortalıktan kaybolan kim ki-duk’un kendini anlattığı, düşündüklerini paylaştığı, gölgesiyle röportaj yaptığı ve kafasındaki her şeyi apaçık şekilde ortaya döktüğü bir film. şarkı söylemese daha iyiydi elbette ama yine de determinist yaklaşımı o kadar düşündüğüm şeylerle uyuşuyordu ki etkisinden çıkmam hala mümkün olmadı. filmden çıktıktan sonra 2 saat kadar oturup tartıştık filmin düşündürdüğü şeyler ve dünya üzerine. sonra da tek başıma 45 dakika yürüyerek eve döndüm gecenin o saatinde. kulaklarıma da eşlik eden tek bir şarkı vardı: gevende - nem.

alpler: yorgos lanthimos’u dogtooth ile tanıdık ve çok sevdik. efthymis filippou’yu da keza. yeni filmleri ile karşımıza çıktılar. ilk filmleri dogtooth kadar sembolik bir film olmasa da yine aynı minimal eşiğe yaklaşarak simulasyon evrenine başarılı bir bakış atmışlar. psikozlar, buhranlar, eskiye özlemler, yalnızlıklar zaten hayatın en ilgi çekici yanları ve alpler de bunları izliyor. mont blanc’a selam olsun. sopa maviye dönseydi ne yapardı merak ediyorum.

azraili beklerken: marjane satrapi’nin ikinci filmi. iran öyküleri ve şah zamanı yaşantısı ile bezeli, klasik avrupai tarzda bir anlatı sineması örneği. çok naif bir öyküsü olmasının dışında pek bir numarası yok.

avé: bu gösterime gidemedim. bu kadar dışarıya çıkmaya alışık olmayan biri olarak kaldıramadı bünyem ve evde kaldım. neyseki bilet yanmadı.

önümüzdeki hafta da bir dolu seans var gidilecek. günde 3-4 filme gidecek durumda değilim bu yıl seneye muhtemelen öyle olurum artık.

önümüzdeki haftadan en büyük beklentilerim de pazar günkü yunanistanda neler oluyor söyleşisi (yorgos lanthimos dahil birçok yunan sinemacı katılıyor) ve ayın 12’sindeki nuri bilge ceylan sinema dersi.

28 3 / 2012

bir zamanlar anadolu’da üzerine

Üniversitede hocamız Nuri Bilge hakkında şöyle demişti bu filmin konusu açıldığında ,ki Bir Zamanlar Anadolu’da da yeni gösterime girmişti o sıralarda, “Nuri Bilge’nin önceki filmlerini bir fotoğraf sergisi haline getirin en önde gider alkışlarım, ancak iş sinemaya geldiğinde kendisi minimalist sinemanın en önemli isimlerinden biri olsa bile kafamız uyuşmuyor onunla, yine de her filmini izler, anlamlar çıkartırım.”. Kelimesi kelimesine bunu söylemese de aklımda kalan şey genel olarak buydu. Zira sinema-tv bölüm başkanı bunu söylüyor. Nuri Bilge’nin filmlerini anlamak için ya da anlamak demeyelim de özümsemek için biraz minimalizm sınırlarında dolaşmak, kafamızı doğrudan adamı öldüren kişilere değil de o katillerin o aşamalara nasıl geldiklerini sorgulamaya yöneltmek ve bunu yaparken de imgeleri yakalamaya çalışmak şeklinde kullanmamız gerekiyor. Hollywood sinemasının bunu böyle yapmaması, o filmleri basit yapmıyor ancak izlenirliği kolaylaştırdığı da apaçık ortada. Bakın yıllar boyunca Hollywood sinemasından bir sürü film izleyince filmlerin serim-düğüm-çözüm şeklinde gitmesine şartlanılıyor. Bu düşülen en büyük hatadır. Bir yönetmen, çektiği filmini bu düzene göre götürmek zorunda değildir. Paralel işleyen hikayeleri içeri alabilir veya çözümü verip serime dönüp düğüm ile bitirebilir, hatta isterse sadece düğüm verip olayların başını ve sonunu izleyiciye de bırakabilir. Aynı şekilde, bir yönetmen sekanslar istediği kadar uzatabilir, istediği kadar kısaltabilir, önemli şeyi sahnenin en önüne koymayabilir, izleyicisinin dikkatini test edebilir. Yönetmen bir yaratıcıdır ve yapabilecekleri ancak ve ancak teknoloji ve bütçe ile sınırlıdır tabii hayal gücü de bir unsur. Dönelim Hollywood’da, serim-düğüm-çözüm bölümlerinin peşi sıra geliyor olması, sürekli bir kötü adam ve onun karşısında iyi birinin olması, genelinin iyi bitmesi, hep bir kırılma anının olması vb. şeyler hemen her Hollywood filminde mevcuttur. Elbette diğer sinema akımlarında da bunlar vardır ancak bunların en izleneni, en ajite edilmiş hali, en geniş kitlelere hitap eden hali, popülist Hollywood filmlerindedir. Aklına parlak fikir gelen bir senarist, bunu kağıda döktükten sonra bu filmi bir stüdyo filmi haline getirmek için işinin ehli senaryo ustalarına başvurur. Bu gizli senaristler, mevcut senaryodaki diyalogları herkesin anlayabileceği şekle sokar, karakterleri herkesin sevebileceği veya nefret edebileceği hale getirir. Geniş kitlelere hitap edebilecek şekle sokulan senaryolar, belli kalıplaşmış hale getirildikten sonra fırına verilir ve Hollywood filmleri bu şekilde çekilir. Bunu senaryo hocalarımdan, dinlediğim senaryo atölyelerinden, araştırdığım makalelerden biliyorum. Elbette bunları bilmek eğer kaliteli bir yapım varsa karşımda o Hollywood filmini sevmeme engel olmuyor. Bu film söz konusu olduğunda, Nuri Bilge Ceylan’ı beğenmeyenler hep zevkler ve renkler diyor. Kimse kimsenin zevkini sorgulayamaz elbette ancak şunun bir farkına varın: “Bu filmi nasıl sevebilirsiniz?? bu film gerçekten çok iğrenç!!!11” dedikten sonra git başka film izle diyenlere “ama zevkler ve renkler ühühü” yapamazsınız. Zira ilk başta siz bu filmi sevenleri aşağılamaya çalışıyorsunuz.
Sevgiler.

20 3 / 2012

BiraSinema Mayıs Programı

BiraSinema Mayıs Programı

20 3 / 2012

BiraSinema Nisan Programı

BiraSinema Nisan Programı

14 3 / 2012